İnkalar medeniyetinin yok edilişi
İnka İmparatorluğu (13.yüzyıl başlarından Pizarro tarafından ortadan kaldırıldığı 1533'e kadar) And Dağlarından Pasifik Okyanusuna dek uzanan Pers İmparatorluğu, Çin İmparatorluğu, Roma İmparatorluğu ile kıyaslanabilecek geniş bir alana yayılıyordu.
Altın açlığı Vasco Nunez de Balboa'yı Pasifik kıyısına alıp götürdüğü zaman (1513), onun yerine geçenler altının masal ülkesini fethetme hayaline kapıldılar. Burası Eldorado idi. Onlarsa Peru adını verdiler. 16 Kasım 1532. Pizarro müzakere için davet ettiği İnkalar'ın İmparatorunu kalleşlikle ele geçirir, kendisinden haraç alır, sonunda da imparatoru öldürür. Ordusunu da kılıçtan geçirtir. Bu impatorluğun düşüşü bir medeniyetin ölüm tarihi oldu. Bu medeniyeti târümar eden eblehler bile onun azametini farkettiler. Nitekim Pizarro bile kendini tutamayıp haykırır: "Hıristiyan âleminde hiçbir şey bu medeniyetin yollarının ihtişamıyla boy ölçüşemez." Birkaç on yıl sonra, yüksek düzeyde kültür sahibi olan bir adam, Alexandre de Humboldt'tan bahsediyoruz, bu görüşü doğrulayacaktır:
"Büyük kesme taşlarla kenarları örtülü bu şose, belki Romalılar'ın en güzel yollarıyla kıyas edilebilir... İnkalar'ın büyük yolu, insanların yapabildikleri en yararlı ve en devâsâ eserlerden biridir."
Bu yol şebekesi, bir toplumun kan dolaşım sisteminden başka bir şey değildi. Bu toplum, ilk defa olarak, son derece gelişmiş bir medeniyette özel mülkiyetin kaldırılışının örneğini veriyordu. Avrupa'nın en güçlü beyinleri sözkonusu medeniyeti göklere çıkarmışlardır. Nitekim Campanella, kendisinin Güneş Sitesi ütopyasını Peru'da kurar gibidir. Morelly ise Basiliade adını taşıyan eserinde, özel mülkiyete dayanmayan bir sistemin mümkün oluşu konusunda,
"Bu (yani özel mülkiyetsiz toplum), asla hayalî değildir. Çünkü (tasvir edip anlattığı) halkların örf ve âdetleri, insanlığın tanıdığı en parlak ve en medenî İmparatorluğunun halklarının örf ve âdetlerine neredeyse tıpatıp benzemekteler. En parlak ve en medenî dediğim İmparatorluk, Perulular'ın İmparatorluğudur,"
diye yazar.
Kendi komünizm veya "aydın despotluğu" rüyalarını Peru'da yansımış olarak gören, 18.yüzyıl aydınlarının önyargılarını paylaşmaksızın, diyebiliriz ki, İnkalar Devleti'nin temel görevi, servetleri toplayıp dağıtmak, dağların yamaçlarında toprak tesviyelerini ve tarım için sulama sistemlerini düzenlemekten ibaretti. Bu Devlet'te kölelik yoktu. Topraksa, (köylüler tarafından ortaklaşa işletilen) komün arazileri, (felâket zamanlarında "imdat kasası" vazifesi gören) imparatorluk arazileri ve (dinî ihtiyaçları karşılamada kullanılan) Güneş arazileri olarak paylaştırılmıştır.
Yüzlerce tonluk dev bloklarıyla mimarî, çok ileri bir tekniğin kullanıldığını düşündürüyor.
Servetlerin ülkeyi zaptedenler tarafından yağmalanışı, katliamlarla İnka toplumunun paramparça edilişi, angaryacılık, sömürgeciliğin zorbalığı yüzünden sekiz milyonluk nüfusun yarısı otuz sene içinde yok edildi. Bir de buna Kilisenin hoşgörüsüzlüğü ve doymak bilmezliği eklenince kısa zamanda ortadan kaldırılıp atıldı.
Aztek Medeniyetinin Yok EdiliÅŸi
İşgalciler Meksika'ya vardıkları ve ellerinde silâh, altlarında at olduğu için onları yendikleri zaman, Aztekler'in insan kurban etme inanışlarını horgördüler. Fakat kendileri, o kanlı âyinler için verilen kurbanlarla asla mukayese kabul etmez bir soykırım yaptılar: İnsanlar bütünüyle imha edildiler, halkların köklerini kazıdılar (sözgelimi Antille adaları ile Karaibler'de tek bir Amerikan yerlisi bırakmayıp hepsini öldürdüler.)
Soykırım yöntemleri çeşit çeşitti. Doğrudan katliâm bu soykırımın sadece bir parçasıydı. Yeni Dünya'ya vazifeli olarak (1512'de) gönderilen ilk papaz olan piskopos Bartolome de Las Casas (1474-1566), Hispaniola'da (Haiti'de) Yerliler'i bizzat kendisi zor angarya işlerde istismar ettikten sonra, 1514'te " buralarda Yerlilere karşı yapılan her şeyin haksız ve zalimce olduğu"nun farkına vardı. Hispaniola adasında, 1492 yılında sayıları bir milyon olan Yerliler'den 1510 yılında geriye artık sadece birkaç bin insan kalmıştı. Bunun üzerine adı geçen piskopos, Yerli işçiler yerine daha gürbüz olan Afrika kölelerinin getirilip çalıştırılmalarını teklif etti.
Ne yazık ki, bu konuda yaptığı basiretsizliği çok geç anladı ve bundan dolayı özür diledi. Sonunda Saint-Dominigue, Venezuela, Nikaragua, Guatemala ve Meksika'da işlenen cinayetleri sert bir dille kınayıp ifşa etti. 1542 yılında Şarlken'den Amerikan Yerlileri'nin köleleştirilmelerinin yasaklanması kararını aldı, fakat Avrupa'dan gidip oraya yerleşmiş kolonilerin isyanı İmparatoru kararından caydırdı. Ve soykırım devam etti. Doğrudan katliam yapıldığı oldu. Madenlerde ve tarlalarda milyonlarca insanın ölümüne yol açan zorla çalıştırmalar görüldü. Avrupa'dan paralı askerle birlikte gelen çiçek hastalığı ve frengi yüzünden ortaya çıkan öldürücü salgınlar görüldü. Son olarak da, Avrupalı istilâcıların yağmalarından ve yangınlarından önce hiç bilinmeyen açlık ve kıtlıklar başgösterdi.
Oysa, büyük bir medeniyet sözkonusuydu. Millet Meclisi'nin askerleriyle Tenochtitlan'a (Mexico'ya) giren Bernal Diaz del Castillo (1495-1581), bu şehri tanıtırken şunları yazıyordu:
"Aramızda İstanbul'da, İtalya'da, Roma'da bulunmuş askerler vardı. Ve bu askerler böylesine simetrik ve böylesine kalabalık, üstelik de böylesine düzenli ve intizamlı inşa edilmiş bir yeri, hiç bir zaman hiç bir yerde görmediklerini söylüyorlardı."
Aztekler'in eserlerinin estetik kalitesi konusunda, Albert Dürer'in Mektuplar'ında şu tespitleri okuyoruz:
"Yeni altın yaldızlı ülkeden Kral'a getirilmiş şeyleri gördüm. Tam iki metre ebadında som altından bir altın güneş... Som gümüşten bir ay... ve bütün bunlar mucizeden de öte güzel şeyler... ben gönlümü bu şeylerden daha fazla sevinçle dolduran hiç bir şeyi hiç bir zaman görmedim. "
Sözü edilen bu sanat şaheserlerinden pek az şey geriye kaldı. Çünkü İspanyol "işaglciler" onları eritip külçe haline getiriyorlardı.
Öldürülen Kızılderililer'in Sayısı ve İspanyol "İşgalciler"in Gaddarlığı Üzerine:
...On iki milyondan daha fazla can telef edildi.
Aslında yanıldığımı sanmıyorum: Bu rakam, on beş milyondan fazladır.
... Köpeklerini beslemek için, zincirlere vurulmuş Kızılderililer getiriyorlar... onları öldürüyorlar ve insan etinden gezici bir kasap dükkânı işletiyorlar.
Les Casas
Kızılderililer'in İmhasının Kısa Hikayesi
Barış zamanında çok sayıda Kızılderili'yi öldürdükleri, parçalamaları için onları köpeklere attıkları, diri diri yaktıkları, ellerini, ayaklarını, burunlarını ve göğüslerini kestikleri, karılarının, kızlarının ırzlarına geçtikleri, evlerini ateşe verdikleri, ekinlerini talan ettikleri, soğuktan ve açlıktan ölmeye terkettikleri için, kendilerine artık mecburen birbirlerini yemeye alışmaktan başka çare kalmadı.
Hâkim Fernando da Santillan'ın raporu
5 Haziran 1559
Maden ocaklarındaki cesetlerin kokusu o kadar fazlalaştı ki, bu durum sonunda veba salgınına sebep oldu. Özellikle Huaxican maden ocaklarında, yarım millik çevrede cesetlerin veya kemiklerin üzerine basmadan yürüyüp gitmek, daracık bir yol bulabilmek neredeyse imkansızdı.
-Rahip Motolinia
Hatıralar, Charles Quint'e Mektuplar
Maya Medeniyetinin İzlerinin Yok Edilişi
Yucatan'ın zaptedilmesinden yedi sene sonra, 1549'da Râhip Diego da Landa, Mayalar ülkesinin kalbi olan Merida'ya gelir.
"Şeytan"ın kökünü kazımak için, devâsâ bir "ateşe verme" seremonisi düzenler. Mayalar'dan kalma bütün kitapları şehir meydanında yaktırır. Bir halkın tarih ve kültürü silinip atılır. Bu gün dünyada geriye artık sadece üç Maya elyazması ile sözlü gelenekten alınarak Lâtin harfleriyle yeniden yazılmış iki metin kalmıştır: Bunlar, Mayalar'ın kutsal kitabı olan Popol Vuh ile Şümayel'li Şilam Balam'ın Kitabı'dır.
İstilacıların alevlerine direnen tek kalıntılar olan taş âbidelerin yazıcılarının okunması, bu medeniyetin değerini anlamamıza imkan vermektedir.
Mayalar medeniyeti Hazreti İsa'dan sonraki 4.yüzyılın başında doğmuştu. Bu medeniyetten geriye hiyeroglif yazıların kazındığı dikili taşlar, cumbalı tonozlarıyla taştan tapınaklar ve çok renkli seramikler kalmış bulunuyordu. Mayalar tarafından kurulan ve çok renkli seramikler kalmış bulunuyor. Mayalar tarafından kurulan medeniyet 9.veya 10.yüzyıldan itibaren gerilemeye başladı ve Meksika'dan gelen halklar tarafından yenilgiye uğratıldılar. Özellikle de Toltekler, Mayalar'ın kültürünü kısmen özümsediler.
Son Maya şehir devleti Yucatan'ın güneyinde, Tayasal adasında 1697'de can çekişecektir.
Maya medeniyetinin alanı şimdiki Meksika'nın Yucatan, Campeche ve Chiapas eyaletleri ile Guatemala ve Honduras'ın bir kısmını kapsar.
Teokratik bir toplumun ifadesi olan Maya sanatı, belli başlı iki tip bina içerir. Bunlar, Palenque'de olduğu gibi, piramitlerin tepelerine inşa edilmiş tapınaklar ile konut olarak değil, râhip aristokrasisi hükümetinin merkezleri olarak dikilmiş olan saraylardır.
Dekor, kabartma tarzı heykeller ve duvar resimleri ihtiva eder. Bu duvar resimleri, devirlere ve şehirlere göre, kâh heybetli, kâh natüralist, kâh oldukça zariftirler. Nihayet, insan çehreleriyle bezenmiş, çok renkli bir seramik, Mayalar'da görülmedik bir mükemmelliğe ulaşır.
Mayalar'ın ilmi, pek çok noktadan, aynı dönemin Avrupa biliminden üstündü.
Astronomide, Mayalar'ın din adamları, bir yılı 365, 222 gün olarak hesaplıyorlardı. Bu rakam, beş asır sonra ortaya konan 13. Gregoire (1502-1585) takviminin verdiği rakamdan daha doğruydu ve ancak altı bin yılda bir günlük bir hata yapıyordu.
Onlar güneş tutulmalarını önceden haber veren bir çizelge hazırladılar.
Bütün bunlar matematikte büyük bir ilerleme kaydetmiş olduklarını gösterir. Nitekim onların sayı sistemi bizimki gibi onluk değil yirmilikti. Ve bu sayı sistemi Grekler'in ve Romalılar'ın bildikleri sayı sistemlerinden üstündü.
Mısır, kakao, kauçuk ve manyok başta olmak üzere, insan hizmetine sokulan ve ekimi yapılan bitkilerin sayısı bakımından dünyada hiç bir millet Amerika Yerlileri ile (özellikle de Mayalar'la) boy ölçüşemez.
Cerrahide, onlar kırık kemikleri tutturuyor ve delgi ameliyatı yapıyorlardı.
Mayalar'ın kutsal kitabı olan Popol Vuh, insana ne olduğunu, niçin dünyaya geldiğini, neden yaşadığını ve nereye gittiğini öğretir.
Sözlü gelenekte bu kitap belki de Rig-Veda veya Zend-Avesta kadar eskidir. Popol Vuh'tan özetleyelim:
Birinci yaratılış göçebe sürülerinin yaratılışıdır. Bunlar meyve toplamak ve hayvan avlamakla geçinirler. Yırtıcı hayvanlarla karşı karşıyadırlar.
İkinci yaratılış, ilâhların insanı yaratmak için ikinci teşebbüsleridir ve bu gökle suyun yerle evlenmesinden doğar. Bunlar çamurdan yaratılmış varlıklardır. Toprağı işlemeye, seramiği tanımaya, ilk âletleri yapmaya başlarlar. Fakat bu insanların ne anlayışları vardır, ne de ibadetleri. O yüzden ilahlar onları suların içinde dağıtmak üzere tufanı gönderirler.
Üçüncü yaratılış, orman insanlarının yaratılışıdır. Bunlar tarım bilirler. Topluluk oluştururlar ve çalışmalarının ritmi göğün mevsimlerine göre düzenlenmiştir. Çünkü bir takvim meydana getirebilecek kadar yıldızların hareketlerini bilirler. Fakat yaratmanın ihsanlarına tapınmak ve kurban kesmekle karşılık vermesini bilmezler. O yüzden jaguarlar ve kartallar onları parçalar.
Nihayet dördüncü yaratılış gelir: İnsanı ilâhî öze iştirak ettiren, medeniyetin yaratıcı gücü, mısır insanının yaratılışıdır bu. Mısırın çimlenmesi insan hayatının filizlenmesini sembolize eden bir sırdır. Nitekim tohum ölür, bitki olur, tıpkı insanın ölerek bir başka hayata başlaması gibi. Sembolü yeşim taşı olan olgun taneli mısır koçanı insanın kanını besler, böylece insanın ilâhî özü, ilâhlara ne borçlu olduğunun bilincine varır.
374, 440 yıllık bir dönemi içeren büyük Maya takviminin keşfi insana sınırsızlığın perspektifini açar. Böylelikle insan komedisinin ilâhî öze dönüşmesi gerçekleştirilir.
Şilam Balam hikâyeleriyle tamamlanan Popol Vuh, insan ve toplumun canlı bir organizma oluştukdukları ve kozmosla bütünleşmesinin bilincine erdiği, insanın tam insan, yani ilahi nitelikli bir insan hâline geldiği âna kadarki, insanın doğuşunu ve kültürünün oluşumunu bize bu şekilde anlatır.